AnasayfaRADYOGaleriSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
SITEMIZIN FORMU ACILMISTIR :::::::: SITEMIZDEN KONULARA KATILMAK VE PAYLASMAK ICIN ÜYE OLUNUZ SIMIDEN ALLAH RAZI OLA:::::: LÜTFEN ARGO KÜFÜRLÜ KELIMELRDEN SAKINIZ ALLAH RAZI OLA:::: ISTERSENIZ RADYOMUZU DINLEYEBILIRSINIZ :::: KUDI FM

Paylaş | 
 

 FAIZ

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 127
TÜRCÜBE PUAN : 382
Reputation : 0
Kayıt tarihi : 29/07/10
Yaş : 38
Nerden : ALMANYA

MesajKonu: FAIZ   C.tesi Tem. 31, 2010 11:04 am

Faiz yiyenler, şeytanın peşine takılıp aklını çeldiği kimsenin dav­ranışından farklı bir davranış göstermezler. Bu onların, “alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir” de­meleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helal, faizli işlemi haram kılmıştır. Her kime Rabbinden bir öğüt ula­şır da faize son verirse, geçmişte olan kendinindir. Onun işi Allah’a aittir. Kim de de­vam ederse, onlar o ateşin arkadaşı olur, sürekli orada kalırlar.” (Bakara 2/275)

Faiz, borçtan elde edilen gelire denir. Mallar ya alım satım ya da ödünç şeklinde değiştirilir. Değiştirilen iki malın birbirinden az çok farkı varsa alım satım olur. Para verip ekmek almak öyledir. Onun peşini de olur, vadelisi de. Aralarında fark bulunmayan mallar ancak vadeli olarak değiştirilebilir. Bir ölçek buğday verip daha sonra aynı özellikleri taşıyan bir ölçek buğday almak böyledir. Buna ödünç denir. Alım satımdan gelir sağlanabilir. 75 liraya alınan ekmek, peşin 100 liraya satılırsa 25 lira kâr edilir. Ödüncün peşini olmaz. Hiç kimse, karşılığını hemen ödemek üzere ödünç almaz. Ödünçte ne verilmişse geriye onun dengi alınır. Fazla bir şey şart koşmak faiz olur. Ödünç dışındaki borçlarda da durum aynıdır. Allah'ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem “Faiz yalnızca borçta olur.[1]” demiştir. Dolayısıyla borçtan gelir sağlamaya yönelik her işlem, faizli işlemdir.

Borçtan gelir elde etme ayrı, mal alım satımı ayrıdır. “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir." diyenler, şeytanın aklını çeldiği kimse gibi davranır. Alım satım ile faizi aynı saymak, gerçekten tam bir yanıltma olur.

100 altını, bir ay vadeli 101 altına karşılık ödünç veren onu, borçlunun malı içinde artsın diye verir. Bu, şu âyetin belirttiği işlemdir:

“İnsanların malları içinde artsın diye faize verdiğiniz şey Allah’ın yanında artmaz.” (Rum 30/39)

Faiz olmaması için ödünç verilen ana malı yani 100 altını almak, kalan 1 altını almamak gerekir. Bu, şu âyetin hükmüdür:

“..Eğer tevbe ederseniz ana mallarınız sizindir. Böy­lece ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğ­rarsınız.” (Bakara, 2/279.)

İslam öncesi Araplara Cahiliye Arapları denir. Onlar borç verdikleri zaman ana mala do­kunmadan, her ay belli bir gelir sağlamak şartıyla verir­lerdi. Vadesi dolunca alacaklarını isterler, eğer borçlu ödeyemezse, yeni bir faiz tespit ede­rek vadeyi uzatır­lardı[2]. Borç, vadeli satıştan doğmuşsa, ödeme zamanı ge­lince borç­luya, “Borcunu ödeyecek misin, yoksa artıra­cak mısın?” diye so­rarlardı. Öderse öder, yoksa bor­ca bir miktar ilave ile vade uzatırlardı[3].

Kur’ân, faizin her çeşidini yasaklamış, borcunu zamanında ödeyemeyenlerle ilgili şöyle bir hüküm getirmiştir: “Borçlu, darlık içinde ise, rahata çıkıncaya ka­dar beklenir. Bağışta bulunmanız sizin için daha hayırlıdır. Bunu bir bilsey­di­niz.” (Bakara 2/280)

Bu âyetlerin inişine sebep sayılan olaylar şunlardır:

Sakîf Kabilesi’nden ‘Amr b. ‘Umeyr’in dört oğlu Mes’ud, Abduyaleyl, Habîb ve Rebîa, Mekke’de bulunan Benî Mahzûn’dan Muğîre oğullarına ödünç verir­lerdi. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Taif’i fethedince (Hicret’in 8. senesi) bu kardeşler müslüman oldular. Daha sonra Muğîre oğullarından faiz alacaklarını istedi­ler. Bu olay şu âyetin inmesine sebep oldu:

“Müminler! Allah’­tan korkun, faizden ge­riye ne kalmışsa onu bıra­kın. Eğer inanan kişilerseniz."

Bunu yapmadınız mı, bilin ki, Allah ve Elçisi tarafından bir savaşla yüz yüzesiniz. Tevbe ettiniz mi, ana mallarınız sizindir. Ne haksızlık edersiniz, ne de haksızlığa uğ­rarsınız.” (Bakara 2/278-279)

Bunun üzerine bu dört kardeş dediler ki: “Biz tevbe edip Allah’ın emrine uyuyoruz. Bizim Allah ve Resûlü ile sa­vaşa gücümüz yetmez.”

Faizden vazgeçerek yalnız ana mallarını almaya razı oldular ve Muğîre oğullarından ana mallarını istediler. Onlar darda ol­duklarını belirterek; “Ürünler yetişinceye kadar bize süre tanıyın.” dediler. Dört kardeş, süre tanımaya yanaşmadılar. Bu olay da şu âyetin iniş sebebi oldu: “Borçlu darlık içinde ise genişliğe çıkıncaya ka­dar beklenir. Ama bağışta bulunmanız sizin için daha hayırlıdır. Bunu bir bilsey­di­niz.” (Bakara 2/280)[4]


33.1. Faizin Çevresinde Koruma Çemberi
Allah’ın Elçisi altın, gümüş, arpa, buğday, hurma ve tuzun bazı satış şekillerini de faizli işlem saymıştır. Ebû Saîd el-Hûdrî'nin (r.a.) bildirdiğine göre o, şöyle demiştir: "Altına karşılık al­tın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz, misli misline ve peşin olur. Kim artırır ya da fazlasını isterse faize girmiş olur. Bu konuda alan da ve­ren de birdir[5].” Bir malın kendi cinsiyle değişimi daha çok ödünçte olur. İnsanlar ödünce alım satım görüntüsü vererek faiz yasağını delebileceklerinden Allah’ın Elçisi’nin altı mal ile ilgili sözleri faizin etrafında bir koruma çemberi oluşturmuştur. Çünkü o malların tamamı, ödünç verilebilir mallardır.

Hadislerin kapadığı faiz kapılarını ve oluşturduğu koruma çemberlerini görmeye çalışalım.


33.1.1. Altı Malı Kendi Cinsiyle Peşin Değişme
Altın, gümüş, buğday, arpa, tuz ve hurmayı kendi cin­siyle değiştirir­ken değişimin peşin olması şart koşul­muştur. Buna göre 10 altını, vadeli 11 altına satmak, faizli işlemdir. Bu çok önemlidir; çünkü buna satış denseydi, faizli ödünçler satış şek­linde verilmeye başlanırdı. Bu durumda 100 lirayı daha sonra veri­lecek 110 liraya karşılık ödünç vermek faiz; ama onu vadeli 110 li­raya karşılık satmak ticari işlem sayılırdı.


33.1.2. Altı Malı Kendi Cinsiyle Eşit Değişme
Hadis, altı malı kendi cinsiyle peşin değişirken miktarların eşit olmasını şart koşmuştur. Buna göre 10 Âdet Reşat altını verip pe­şin 11 Âdet Reşat altını al­mak faizli işlem olur. Allah'ın Elçisi, “Faiz sadece borçta olur[6]” dediğine göre, bununla faizli borç ara­sında ilgi kurunca yasağın önemi ortaya çıkar.

Faizcinin asıl isteği, verdiği 10 altına karşılık 11 altın alacaklı duruma gelmek­tir. Bu işlemi meşru yoldan yapabilirse onu borca çevirmek zor olmaz. Meselâ önce 11 altın ödünç verir, bunun için gerekli teminatları alır, sonra bir başka 10 altına karşılık borçludaki 11 altını satın alır. Bu iki işlem sonunda o, 10 altın vermiş, 11 altın ala­caklı duruma geçmiş olur. İstenmeyen bir durumun doğma­ması için bu işlem ya evrak üzerinde yapılır, ya da faizcinin güvendiği bir kişi, borçluya vekil olup işlemleri yü­rütürdü. Bunun kurumları da olu­şurdu. Ama bu malların kendi cinsleriyle değiştirilmesi hâlinde bedel­lerin eşit miktarlarda olması şartı bu kapıyı kapamıştır.

Nitekim eskiden, ödünç işlemlerinde ala­caklıya yasal bir menfaat sağlamak için muamele-i şer'iyye adı verilen göstermelik bir satış yapılırdı. Meselâ ödünç alacak taraf bir malını, ödünç verecek kişi­nin önüne koyar ve "Bunu sana 10 altına sattım." der, o da onu satın ve teslim alır ve parayı öderdi. Sonra ona; "Bu malı, bedelini bir yıl sonra ödemem şartıyla bana 11 altına sat." der, o da satardı. Böylece o, alım satım görüntüsü altında, 10 altına karşılık bir yıl vadeli 11 altın borçlanmış olurdu. Bunun birçok usulü vardı.

Osmanlı döneminde kurulan bankalardan Emniyet Sandı­ğı'ndaki bir cep saati; kredi alanların öde­yecekleri fa­izi yasallaştırmak için her gün defalarca satılır, sandığa hibe edilirdi[7]. Eğer yukarıdaki yasak ol­masaydı bu defa cep saati yerine bankada bir görevli bulundurulur, bu görevli kredi alacak kişi adına daha önce belirtilen işlemleri ta­mamlar onu 11 altın borçlandırır, sonra ona 10 altın verirdi.


33.1.3. Ödünç Verilebilen Yakın Cinsleri Değişme
Allah'ın Elçisi şöyle demiştir:

“... Bu cinsler değişik olursa peşin olması şartıyla istediğiniz gibi satabilirsi­niz[8].”

İlgili hadislerde, değişik cins olarak, aynı türden olan altın ile gümüş ve buğday ile arpa sayılmış, farklı türlerden olan hurma ile tuza yer veril­memiştir. Allah'ın Elçisi şöyle demiştir:

“Gümüşe karşılık altın elden ele satıldı­ğında gümüşün fazla ol­masında bir za­rar yok­tur, fakat veresiyesi olmaz. Arpaya karşılık buğday elden ele satıldığında arpa­nın fazla olmasında bir za­rar yoktur, fakat veresiyesi ol­maz[9].”

Altın ile gümüş ve buğday ile arpa birbirlerinin yerine konabilir­ler. Bunların fiyatları ara­sında uzun süre önemli değişiklik göster­meyen oranlar bulunur. Bu malların deği­şiminde peşinlik şartının olması, faize açılabilecek bir kapıyı daha kapamıştır.

Meselâ 1 di­nar 10 dirhem değerinde ise, 100 dinar[10] 1000 dirhem değerinde olur. Bunları ve­re­siye değiştirmek yasak olmazsa, faizci elindeki 1000 dirhemi bir yıl sonra ödenecek 120 dinara karşılık sa­tar ve alım satım per­desi altında <%>20 faizli ödünç işlemi yapabilir. Aynı şey arpa ve buğday için de olabilir.

Bu hadis, Türk lirası verip karşı­lığında vadeli döviz almanın yolunu da tıkamıştır. Meselâ 1000 Amerikan dolarının bugünkü de­ğeri kadar Türk lirası ve­rip bir yıl sonra ödemek üzere 1200 Amerikan doları alına­maz. Çünkü bunlar birbirleri­nin yerine geçebi­len şeylerdir. Yukarıdaki hadislerden bunun faiz olacağını anlamak zor değil­dir.


33.1.4. Farklı Paraları Günlük İle Değişme
Abdullah b. Ömer dedi ki; Beqî'de deve satardım. Dinara karşı­lık satar yerine dirhem alırdım, dirheme karşılık satar yerine dinaralırdım. Allah'ın Elçisi’ne geldim, Hafsa’nın evin­deydi; “Ey Allah'ın Elçisi, mü­saadenle bir şey sormak istiyorum; ben Beqi'de deve sa­tıyorum; dinara karşılık satıp yerine dirhem alı­yorum. Dirheme karşı­lık satıp yerine dinar alıyorum. Ona karşılık onu alıyor, buna karşı­lık bunu veri­yorum.” dedim. Dedi ki:

“Günün fiyatıyla almanda bir sakınca yok­tur; yeter ki, aranızda bir şey bırakarak ayrılmayın[11].”

Buna göre altın ile gümüşü o günün fiyatıyla değişmek gerekir. Eğer böyle olmasaydı faiz yasağı yine delinebilirdi. Meselâ 1 dinar, 10 dirhem değerinde iken faizci önce 11 dinar ödünç verir, gerekli teminat­ları alır, sonra da elindeki 100 dirhemi, borçludaki 11 dinara karşılık sa­tardı. Bu iki işlem sonunda o, alım satım görüntüsü altında <%>10 faizli ödünç vermiş olurdu. Bunun yasal kurumları da oluşturulabilirdi. Ama bedelleri günün fiyatı ile değiştirme şartı bu kapıyı kapamıştır. Böylece hadisler, alım satım adı altında faizli ödünce açılan tüm kapıları kapamış olmaktadır.

33.2. Mezheplerin Usul Hataları
Meşhur dört mezhep faizi, alım satımdan doğan ve borçtan do­ğan faiz olarak ikiye ayırmış ve sistemlerini alım satımdan doğan faiz, yani altın, gümüş, buğ­day, arpa, hurma ve tuz satışı ile ilgili hadisler üzerine kur­muş­lardır. Borç faizini ise faiz ve sarf (kambiyo) bölümle­rinde değil, karz ve sulh bölümleri içinde çok kısa bir şekilde işlemişlerdir. Allah “alım-satımı helal, faizli işlemi ha­ram”[12] kıldığı halde fakihlerin, faizi neden alım satımın bir bölümü saydıklarını anlamak zordur.

Faizli işlemi altı maddenin bazı alım satım şekillerine bağlı olarak sistemleştirenler onun bu maddeler ile sınırlı olamaya­ca­ğını gördükleri için, ilgili hadis­lerden faizli işleme sebep olabilecek özellikler (riba illetleri) çıkararak kıyas yoluyla faizin kapsamını genişletmişlerdir. Bu mezhepler, kendi sistemleri içinde de çelişkiye düşmüşlerdir.

Hanefiler iki şeyi faiz il­leti say­mış­lardır. Bunlar kadr ve cins’tir. Kadr, ölçek ve tartıyı içerir. Cinsin faiz illeti olduğu, hadislerdeki “Altına karşılık altın, buğdaya karşılık buğ­day....” sözünden çı­karılmıştır. Kadr ise hadislerde ge­çen “misli mis­line” ifa­desinden çıkarılmıştır. Kadr’in hadislerden nasıl çıkarıl­dığı şöyle açıklanmaktadır:

“Kadr, ölçeğe vurulan mallarda ölçek, tartılan mallarda ve­zindir[13]. Hadiste geçen "buğdaya buğday"ın anlamı «buğdaya karşılık buğday satışı...» dır. Bir buğday tanesi de buğdaydır. Onu hiç kimse satmaz, satsa da alan olmaz. Çünkü bir işe yara­maz. O zaman bununla ister is­temez işe yarayacak[14] ölçüde buğday satışı­nın kas­tedil­diği anlaşılır. Bunun satılabilecek mal olduğu da ölçek ile bilinebi­lir. Böylece bu mallardaki ölçeğe (kileye) vurulma özelliği hadisin göstermesiyle belli olmuş olur.

Allah'ın Elçisi'nin “Altına karşılık al­tın” sözü de öy­ledir. Altın tozuna da altın denir ama onu hiç kimse satmaz. Tartılabilen altın satılır. O zaman tartılma özelliği ha­disin delaletiyle sabit olmuş olur. Allah’ın elçisi sanki şöyle demiştir: «Tartılan altına karşılık altın, ölçeğe vurulan buğdaya karşılık buğday...[15]»

Hadislerde şu ifade de yer alır: “Bu cinsler değişik olursa peşin olması şartıyla istediğiniz gibi sata­bilirsi­niz[16]. “Bundan da cinsleri aynı olup ölçü birimleri farklı olan veya ölçek yahut tartı ile işlem gördüğü halde cinsleri farklı olan iki malın birbiriyle değişiminin peşin olmasının şart koşulduğunu anlamışlardır.

Buna göre hurda demir verip çubuk demir almak istenirse her iki demirin aynı ağırlıkta olması ve değişimin peşin olması gerekir, yoksa faizli işlem olur. Demire karşılık bakır almak istenirse her iki bedeli peşin ödemek yeterli olur. Çünkü bunların ikisi de tartıyla alınıp, satılan mallardır. Cinsleri farklı olduğu için biri diğerinden fazla olabilir ama bu takas veresiye olamaz, yoksa faizli işlem olur.

Bu prensibe göre altın veya gümüşten basılı bir parayı (nükûd) verip tartıyla satılan bir malı veresiye almak faizli işlem sayılmalıdır. Çünkü altın ve gümüş tartıyla alınıp satılır. Ama Hanefîler bunu caiz görür ve sebeplerini şöyle açıklarlar:

1- Altından ve gümüşten basılı dinar ve dirhemlerle tartıyla alı­nıp satılan diğer mallar arasında görünüşte (sureten) bir fark vardır. Çünkü dinar ve dirhemler san­cat[17] de­nen ağırlık birimleriyle, diğer mallar da men[18] ile tartılırlar.

2- Bunlar arasında görünmeyen (manen) bir fark daha vardır. Dinar ve dirhemler tayinle taayyün etmezler. Ama diğer mallar ta­yinle taayyün[19] ederler.

3- Aralarında değerlendirme yönünden (hükmen) de fark vardır. 1 dinara karşılık 12 men demir alınsa, demiri satıcı, dinarı da alıcı, diğerinin görmediği yerde tartmış olsa, teslim aldık­tan sonra altınlar tekrar tartılmadan satılabilir[20] ama demiri tartıyla satabilmek için müş­terinin onu yeniden tartması gerekir.

Madem arada bu kadar fark vardır, öyleyse tartılan diğer mallarla nakitler, tartıda her yönüyle ortak ol­mamış olurlar[21].

Hem altın ve gümüşün tartı ile satıldığına dayanarak tartıyı (vezn) faiz illeti saymak hem de onları diğer mallarla değişir­ken bu illete riâyet etmemek tam bir çelişkidir. Hanefilerin tartıyı faiz illeti saymayıp şöyle demeleri gere­kirdi: Altın ve gümüş her ne kadar tartı ile alınıp satılıyor olsa da bunlar, tartıyla satılan diğer mallardan sureten, manen ve hükmen farklı olduğu için vezin faiz illeti olamaz.

Vezn faiz illeti olamayınca ister istemez ölçek de faiz illeti olama­ya­cak ve iki illetten biri sayılan kadr, faiz illeti olmaktan çı­kacaktır. Bu da Hanefîlerin alım satıma dayalı faiz sistemini tü­müyle çökertecektir.

Aynı tenkit Hanbeliler için de geçerlidir. Hanbeliler bir taraf­tan şöyle diyorlar: “Eğer altın ve gümüşte faiz illeti tartı (ve­zn) olsaydı tartı ile iş­lem gören malları bunlarla veresiye almak caiz ol­mazdı. Çünkü ve­resiyenin haram olması için ribanın iki illetinden biri yeterlidir.[22]”

Hem bunu söylüyorlar hem de Hanefîler gibi vezn’i faiz illeti ola­rak kabul ediyorlar. Ne büyük çelişki!

Mâlikîler, hadislerdeki arpa, buğ­day, hurma ve tuza bakarak faizin, sadece temel gıda maddesi olup sak­lanabilen veya gıda madde­lerini lezzet­lendiren şeylerde olaca­ğını söylemiş­lerdir. Bunlar kendi cinsleriyle değiştirildiğinde miktarla­rın eşit ve mü­badele­nin peşin olması gerektiğini, farklı cins gıdalarla değiştirildi­ğinde mik­tarlarda eşitlik aran­mayacağını, yal­nızca mübadelenin peşin olması ge­rekti­ğini söylemişlerdir.

Bu görüş, her ne kadar alım satım ile faizli işlemi bir­birinden ayıran âyete aykırı ise de kendi içinde tutarlıdır. Çünkü arpa, buğ­day ve hurma temel gı­dalar­dandır ve saklanabilir özellik­leri vardır. Tuz da yiyecek­leri tatlandırmaya yarar.

Biriktirilsin veya biriktirilmesin bütün gıda maddeleri­nin ve­resiye takası ile her çeşit eşyanın kendi cinsiyle veresiye, bire iki takası ribe’n-nesie[23] sayılmıştır. İşte bunun, kendi sistemlerinde de bir dayanağı yok­tur.

Şafiîlere göre riba kelimesi mücmel yani kapalıdır; onu Allah'ın Elçisi açıkla­mıştır[24]. Açıklama dedik­leri, altı malın satışı ile ilgili hadislerdir.

Şafiîler şöyle derler: "Faiz, büyük günahların en büyüğüdür. Bütün şeriatlarda faizin haram kılındığı söylenir. Allah kendi kitabı­nda faiz yiyen dışında bir isyankâra harp ilan etmemiştir. Faizin haramlığı taabbüdîdir, faizli işlem sebebi olarak gözüken her şey sadece onun hikmeti olur, illeti değil[25]."

Taabbüdî demek, illeti (asıl sebebi) anlaşılamayan ama kul olma gereği uyulan emir veya yasak demektir[26]. İlleti anlaşılamayan bir şey üzerine kıyas yapılamaz. Ama bu sözü sanki hiç söylememiş­ler gibi faizli işlemin iki illetinin ol­duğunu, bunların tu’miyet ve seme­niyetten[27] ibaret bu­lunduğunu belirtmiş ve sistemlerini bu iki illet üzerine kurmuşlardır. Bu mantığı anlamak gerçekten zor­dur. Faizin ha­ramlığı taabbüdî ise bu il­letler nereden çıkıyor? Eğer bu illet­ler varsa neden ta­abbüdî deniyor?

İbn Abbâs’ın rivâyetine göre faizi yasaklayan âyetler Kur’ân-ı Kerim’in en son inen âyetleridir. Peygamberimiz Veda Hutbesinde cahiliye faizi­nin kaldırıldığını ilan ettiğine göre âyetler bu sırada inmiş olmalıdır.

Hac, kamerî yıl ın 12. ayı olan Zilhiccede olur. Bu ayın 9. günü A’rafat'a çıkılır. Veda Haccı hicretin 10. senesinde olmuştur. Veda Hutbesi, Peygamberimizin bu sırada A’rafat'ta yaptığı konuşmadır. O, Hicretin 11. senesinin 3. ayı olan Rebiyülevvelin 12'sinde, Pazartesi sabahı vefat etmiştir[28]. Faizin kalktığını ilan etmesinden vefatına ka­dar 3 kameri ay ve 3 gün geçmiştir. Allah'ın Elçisi Veda Hutbesinde şöyle demiştir:

“Cahiliye faizi kaldırılmıştır. İlk faizi kaldırıyorum, bizim faizimizi, (amcam) Abbâs b. Abdulmuttalib'in faizini. Onun ta­mamı kaldı­rıl­mış­tır[29].”

Burada kaldırılan, herkesin bildiği faizdir. Bu yüzden kimse bu konuda soru sorma ihtiyacı duymamıştır. Peygamberimizin koyduğu, altı mal ile ilgili yasağın, konunun özünü oluşturmadığı, faiz yasağının çevresinde bir koruma duvarı oluşturduğu, bu hadisten de anlaşılabilir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://kudifm.eniyiforum.org
 
FAIZ
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: ::::ISLAM BILGILERI :::: :: :::: DINI SOHBET ::::-
Buraya geçin: