AnasayfaRADYOGaleriSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
SITEMIZIN FORMU ACILMISTIR :::::::: SITEMIZDEN KONULARA KATILMAK VE PAYLASMAK ICIN ÜYE OLUNUZ SIMIDEN ALLAH RAZI OLA:::::: LÜTFEN ARGO KÜFÜRLÜ KELIMELRDEN SAKINIZ ALLAH RAZI OLA:::: ISTERSENIZ RADYOMUZU DINLEYEBILIRSINIZ :::: KUDI FM

Paylaş | 
 

 HZ. AHMED-İ MAHMUD

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 127
TÜRCÜBE PUAN : 382
Reputation : 0
Kayıt tarihi : 29/07/10
Yaş : 38
Nerden : ALMANYA

MesajKonu: HZ. AHMED-İ MAHMUD    Perş. Ağus. 05, 2010 1:41 pm

SON PEYGAMBER

HZ. AHMED-İ MAHMUD
MUHAMMED MUSTAFA (S.A.S.)’İN
BİYOGRAFİSİ
KUR’AN-I KERİM’E GÖRE
HZ. PEYGAMBERİN ÖRNEK HAYATI


I. HZ. PEYGAMBERİN HAYATI (Kısaca):
Burada Hz. Peygamberin hayatının dönüm noktaları çok kısa bir şekilde özetlenecek, daha sonra da Kur’an-ı Kerim’in ışığında, onun model davranışları incelenmeye çalışılacaktır.

Hz. Peygamberin doğduğu Miladi Altıncı Asır dünyasına genel olarak bir göz atıldığı zaman, bu dönemde dünyanın ufkunun kalın siyah bulutlarla kaplandığı görülür. Bu devirde, insanlığın en çok muhtaç olduğu huzur ve sükun, asayiş ve emniyet, sanki yeryüzünden kalkmış gibi idi. Dünyanın bir çok köşesi kanlı boğuşmalara sahne olmaktaydı:
Avrupa kıtasında, İspanya ve Güney Fransa’da saltanat davaları yüzünden siyasi kargaşalıklar vardı. Fransa’da Vizgotlarla Franklar arasındaki çatışmalar tarihin en hazin sayfalarını yazıyordu. Anglo-Saxonlar İngiltere’yi istila etmişlerdi ve adada kanlı boğuşmalar yaşanıyordu. İtalya’da Romalılar eski şöhret ve önemlerini kaybetmeye başlamış, Roma şehri sırf dini bir merkez haline gelmişti. Bizans’ın tarihi yükselişi duraklamaya yüz tutmuş ve İmparatorluk pek çok kargaşalıklar içerisinde çalkalanıyordu. Asya kıtası da Avrupa’dan aşağı değildi. Pek çok lisan ve fikirlerin kaynağı olan Hint, Çin ve Tibet iç ve dış savaşlarla ve bir takım dini tartışmalarla birbirine girmişti. İran, içeride Sasaniler’in taht ve saltanat kavgalarıyla sarsılırken, dışarıda sürekli olarak Bizans ile savaş halinde bulunuyordu. Irak, çeşitli din ve mezhep kavgalarının merkezi idi.
Arabistan Yarımadası, coğrafi durumu itibariyle, Doğu ile Batı arasındaki ticaret yolu üzerinde bulunmaktaydı. Roma ve Yunan gibi Batı’daki ülkeler, Hint ve diğer Doğu ülkelerle ticareti, Mısır ve Basra Körfezi yoluyla yapıyorlardı. Mısır ve Basra Körfezi arasında kervanların geçtiği bölge ise Arabistan idi. Arabistan çöllerinde kervanların geçeceği yolları ve konak bölgelerini en iyi Araplar biliyordu. Bu yollar çok meşakkatli ve korkulu idi. Onun için herkes bu yollardan geçmeyi göze alamazdı. Ve hele Arabistan’ın diğer bölgelerine kimse açılmaya cesaret edemezdi. Bu sebeple de, Arabistan’ın iç kısımları hemen hemen dış dünyaya kapalı ve meçhul idi.
[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]
Bu dönemde Araplar putlara tapıyorlardı. Putperestlik Araplar arasında o kadar yayılmıştı ki, yalnızca mabetlerdeki putlarla yetinmezlerdi. Çoğunun evinde putları ve tapınacak taşları bulunurdu. Evden çıkarken ve eve dönünce onu tavaf eder, bir yolculuğa çıkarken puttan izin alır veya onu da yanlarında götürürlerdi. Ancak, Araplar koyu bir şirk içerisinde yüzmekle beraber, içlerinde KADİR bir Allah’ı tanımak fikri tamamıyla sönmüş değildi. Kimi puta tapar, kimi de putu Allah’a yaklaşmak için vasıta yapardı. Ayrıca, onlar arasında akılsız, dilsiz ve sağır putlara tapmaktan nefret eden ve kendilerini Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği Hak Din’e nispet eden, bir elini parmakları kadar az sayıda insan bulunmaktaydı. Bunlara Hanifler adı veriliyordu.
Arap Yarımadasının merkezi şehirlerinden birisi Mekke idi. Mekke, Kızıl Deniz’den 80 kilometre içeride olup, dağların ve ticaret yollarının kavşak noktasında yer alır.
Mekke’de bulunan ve Hz. İbrahim ile oğlu İsmail tarafından inşa edilen Kabe, Araplar mukaddes sayılıyor ve bir ibadethane olarak tanınıyordu. Bu sebeple de, bütün Arap halkı, yarımadanın, çeşitli beldelerinden Kabe’nin bulunduğu Mekke’ye akın akın geliyor, burada panayırlar kuruluyor ve canlı bir ticaret yaşanıyordu.
Yemen’e hakim olan Habeş Valisi Ebrehe, Yemen’in San’a şehrine böyle bir mabet inşa etmiş, ancak bu mabet, Mekke’deki Kabe gibi, insanların gönlünde yer edinememiş ve insanlar ona kutsiyet nazarı ile bakmamışlardı.
Ebrehe, büyük bir masrafla inşa ettiği bu yeni mabede, Arapları celbetme ve onları Kabe’den vazgeçirme konusunda başarılı olamayınca, onların son derece bağlı oldukları Kabe’yi yıkmaya karar verdi. Bunun için Miladi 571 yılında, Habeşlilerden meydana gelen muazzam bir ordu ile Mekke’ye yürüdü. Ebrehe’nin ordusunun önünde büyük bir fil bulunmaktaydı.
Mekke’ye yaklaşan Ebrehe’nin ordusu, öncelikle Mekke civarında bulunan bütün hayvanları talan etti. Yağmalanan bu hayvanlar içerisinde, Mekke’deki Kureyş Kabilesinden Abdülmuttalib’in de 100 devesi bulunmaktaydı. Abdülmuttalib ve o günün Mekke’sinin yetkilileri ile Ebrehe arasında çeşitli görüşmeler yapıldı. Bu görüşmeler sonunda, Ebrehe, yağmalanan malların iadesini kabul ettiyse de, Kabe’yi yıkma amacından vazgeçmedi.
Ebrehe, ordusuna Mekke’ye girme emri verdiği zaman beklenmedik bir olay oldu. Allah tarafından Ebabil kuşları geldi. Ağızlarında ve ayaklarında taşıdıkları küçük taşları askerlerin üzerine attılar. Bu taşlarla askerlerin kırıldığını gören Ebrehe geri çekilmek zorunda kaldı; askerin çoğu orada ve yolda ölüp mahvoldu. Ebrehe de Yemen’e döndüğü zaman öldü.
Bu olaya tarihte Fil Vak’ası adı verilmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de bu olay Fil Suresinde şöyle anlatılmaktadır:
“Rabbin fil sahiplerine neler etti, görmedin mi? Onların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı? Onların üstüne Ebabil kuşlarını gönderdi. O kuşlar, onların üzerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyordu. Böylece, Allah onları yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi.” (Fil Suresi, 105/1-5).
İşte, Hz. Muhammed (S.A.S.), bu Fil Vakasından yaklaşık 50 gün sonra, Mekke’de 20 Nisan 571 (12 Rebi’ul-Evvel) tarihinde doğmuştur.
Babası Abdullah, onun doğumundan az zaman önce vefat ettiği için, biricik oğlunu görememiş ve Hz. Muhammed (S.A.S.) yetim olarak dünyaya gelmiştir.
Hz. Muhammed (S.A.S.), Mekke’de yerleşik bulunan Kureyş kabilesinin en köklü ailesinden gelmektedir. Onun soyu Hz. İbrahim’e kadar uzanır.
Hz. Muhammed’in babası Abdullah, Haşimoğullarından Abdülmuttalib’in oğlu idi. Annesi Amine ise Zühreoğullarındandır.
Mekke’nin havası çok sıcak olduğu için, küçük çocuklara pek yaramazdı ve bu sebeple onların bakılmak üzere Mekke civarında yaşayan kabilelere verilmesi adet haline gelmişti.
Bu geleneğe uygun olarak, yeni bebek Muhammed, Sa’d kabilesinden Halime adında bir kadına verildi.
Halime, bebeği öz evladı gibi sevdi. Onun Şeyma adındaki kızı da Muhammed’i çok severdi. Halime’nin bütün ailesi bu çocuktan çok memnun idiler. Çünkü bu ‘yeni dünya’ kendilerine bereket ve mutluluk getirmişti.
Hz. Muhammed, sütannesi Halime’nin yanında 5 yaşına kadar kaldı. Daha sonra annesine teslim edildi.
Hz. Muhammed ve annesi Amine, Mekke’de Zukak’ul-Hacer’de, dedesi Abdülmuttalib’in evinde oturuyorlardı.
Amine ve sadık hizmetçileri Ümmü Eymen, küçük çocuğun üstüne titriyor; onu esen rüzgardan bile sakınıyorlardı. Hz. Muhammed 6 yaşında iken, annesi Amine, sevgili yavrusu ile birlikte Medine’de bulunan akrabalarını ziyarete gittiler. Medine’deki Ben-i Neccar kabilesine mensup dayılarının yanında bir ay kaldıktan sonra, Mekke’ye dönmek üzere yola çıktılar. Medine’nin 23 mil güneyinde bulunan Ebva köyüne geldiklerinde, anne Amine hastalandı.
Burada, son dakikalarını yaşadığını anlayan anne, biricik yetim yavrusunu şefkatle öptü, ve bağrına basarak okşadı. Daha anne karnında iken babasını kaybeden bu yavrucak, şimdi de annesinden mahrum kalacaktı.
[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]
Bu acıyı hisseden anne, oğlunun saf ve masum yüzüne bakarak şu şiiri okudu:
“Her yeni eskiyecek ve her şey yok olup gidecektir,
Ben de öleceğim, fakat buna gam yemem,
Temiz bir çocuk doğurdum, dünyaya büyük bir hayır bırakıyorum!”
Bu sözlerden sonra, Amine sonsuzluk alemine göçtü.
Sadık hizmetçisi ve yol arkadaşı Ümmü Eymen, çocuğu olarak Mekke’ye döndü.
Böylece, altı yaşında annesi Amine’yi kaybeden Hz. Muhammed (S.A.S.), sekiz yaşına kadar dedesi Abdülmuttalib’in, onun ölümü üzerine ise, amcası Ebu Talib’in yanında kaldı.
Ebu Talib, servetinin az olmasına rağmen, şefkati yüksek bir kişi idi. Hz. Muhammed’e (S.A.S.) yetimliğini ve öksüzlüğünü hissettirmemek için elinden geleni yapıyor ve onu öz evladı gibi seviyordu.
Hz. Muhammed (S.A.S.), 12 yaşlarında iken, bir müddet amcası Ebu Talib’in koyunlarını güttü. Böylece, bir yandan amcasına yardım ederken, diğer yandan da kırların, dağların ve çöllerin havasını teneffüs etti. Bu hayat onun temiz fıtratını korudu ve geliştirdi.
Hz. Muhammed (S.A.S.) 13 yaşında iken, amcası Ebu Talib ile birlikte bir ticaret kervanı ile Şam’a gitti. Şam yakınlarındaki Büsra kasabasında, Bahira adındaki bir rahip, genç Muhammed’i görünce, onun söz ve davranışlarından, gelmesi beklenen Son Peygamber olduğunu anladı. Ve Ebu Talib’e çocuğu Şam’a götürmemesini çünkü Şam Yahudileri arasında onun niteliklerini bilen kimseler bulunduğunu ve ona herhangi bir kötülük yapabileceklerini söyledi.
Bunun üzerine, Ebu Talib alışverişini burada tamamlayarak, Şam’a gitmekten vazgeçip geri Mekke’ye döndü.
Hz. Muhammed (S.A.S.) bundan yaklaşık on yol sonra, amcası Ebu Talib’in teklifi üzerine, Hz. Hatice’nin sermayesi ile Suriye’ye bir ticaret kervanı ile tekrar geldi. Bu ticari ilişki sırasında Hz. Hatice Hz. Muhammed'in (S.A.S.) eminliğinden, dürüstlüğünden ve güven verici kişiliğinden oldukça etkilendi.
Hz. Muhammed (S.A.S.) 25 yaşında iken, 40 yaşında olar Huveylid kızı Hz. Hatice ile evlenmeye karar verdi.
Yüksek ahlaki meziyetlere sahip bu iki insanın kurduğu mesut aile yuvasından Zeyne, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatima’t-üz-Zehra adında dört kız; Kasım ve Abdullah adında da iki erkek olmak üzere altı çocuk dünyaya geldi. Kasım, Hz. Muhammed’in (S.A.S.) ilk çocuğu olduğu için, onun künyesi Ebu’l Kasım (Kasım’ın Babası) olmuştur.
Çocuklarından sadece Hz. Fatıma, Hz. Muhammed’in (S.A.S.) vefatından sonra yaşamış, diğer bütün çocukları henüz babaları hayatta iken vefat etmişlerdir.
Hz. Muhammed (S.A.S.) 40 yaşına geldiği zaman, halinde bir başkalık sezilmeye başladı. Özellikle inziva hayatını sever oldu. Mekke’nin 3 mil yukarısında bulunan Hira Dağındaki bir mağaraya gider Ramazan ayını orada geçirirdi. Yanında azığı bitince Mekke’ye gelir, evinde biraz kalır, sonra tekrar mağaraya döner; burada derin düşüncelere dalardı. Aslında, bu dönem, onun ileride üsleneceği zor ve meşakkatli ilahi görevine tam bir hazırlık niteliğinde idi.
Miladi 610 yılının Ramazan ayında da, Hz. Muhammed (S.A.S.) adeti üzere, yine Hira dağındaki mağaraya çekilmişti. Burada her türlü sapıklık ve sefahatten son derece uzak bir şekilde, alemlerin gerçek Yaratıcısını ve Tanrısını arıyordu. Dünyanın saran dalalet kasırgasından insanlığın nasıl kurtarılabileceğini düşünüyordu.
Bir gün, Hira Dağındaki Vahiy Meleği Cebrail (A.S.) kendisine göründü ve “Oku” dedi.
Hz. Muhammed (S.A.S.), “Ben okuma bilmem” diye cevap verdi.
Melek aynı emri tekrarladı.
Hz. Muhammed (S.A.S.), yine “Ben okuma bilmem” dedi.
Bunun üzerine Melek onu baştan ayağa kadar, takati kesilinceye kadar sıktı ve “Oku” emrini tekrarladı.
Hz. Muhammed (S.A.S.), “Ne okuyayım?” diye sordu. O zaman, Melek en tatlı bir ses ahengi ile “Yarat Rabbinin Adı ile oku. O insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! İnsana bilmediklerini belleten kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin en büyük Kerem sahibidir.” (El-Alak Suresi, 96/1-5) ayetlerini okudu.
[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]
İşte bu ifadeler, Hz. Muhammed’e (S.A.S.) gelen ilk ilahi vahiyler idi.
“Önce en yakın akrabanı uyar. Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir. Şayet sana karşı gelirlerse: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım”. ‘Eş-Şu’ara Suresi, 26/214-216] ve “Sana emrolunanı açıkça söyle ve ortak koşanlardan yüz çevir.” (El-Hicr Suresi, 15/94) ayetleri gereği Hz. Muhammed (S.A.S.) insanları Hak Din’e davet etmeye başladı.
Ona ilk iman eden kişi, sadık eşi Hz. Hatice olmuştur. Daha sonra azatlı kölesi Zeyd, amcası Ebu Talib’in oğlu Ali, Mekke’nin en itibarlı ve şerefli kişilerinden Ebu Bekir, Affan oğlu Osman, Avf oğlu Abdurrahman, Talha, Ebu Vakkas oğlu Sa’d, Avam oğlu Zübeyr ilk Müslüman olma şerefine erenler arasındadır.
Hz. Muhammed (S.A.S.), ilahi vahiy tebliğ çalışmalarına giriştikten sonra, Mekke’nin dini, siyasi statükosu sarsılmaya başlamış ve onun faaliyetleri, gittikçe şiddeti artan bir tepkiyle karşılanmıştır. Bilhassa, ilk Müslümanlar içerisindeki Bilal-ı Habeşi, Ammar Bin Yasir, Süheyb-i Rumi, Habbub b. Eret, Ebu Fakihe, Lübeyne, Nehdiyye, Zinnire, Ümmü’ Abis gibi köle ve cariyeler, kimsesiz ve kendilerine arka çıkacak kuvvetli adamları bulunmayanlar, müşriklerin takibine ve zamanla da işkencelerine maruz kalmaya başlamışlardır.
Başta Ebu Leheb, Ebu Cehil, Velid b. Muğire, Ebu Süfyan, Ümeyye b. Halef, As b. Vail, Utbe b. Rabia, Nadr b. Haris, Ukbe b. Ebi Muayt, Mut’im b. Adiy, gibi müşriklerdin bu katı tutumları giderek etkisini artırmış ve artık ellerini ve dillerini peygamberler halkasının sonuncusu olan Hz. Muhammed’in (S.A.S.) hayati varlığına uzatır hale gelmişlerdir.
Bunun üzerine, peygamberliğin beşinci yılında, müşriklerin eza ve cefalarından kurtulabilmek için bir kısım Müslümanların Habeşistan’a Hicret etmesine karar verilmiş ve 11 erkek, 4 kadından oluşan 15 kişilik ilk kafile, Mekke’den gizlice çıkarak, Kızıl Deniz yoluyla Habeşistan’a gitmiştir. Bu kafile Habeşistan’da çok iyi karşılanmış, ve sakin bir hayata kavuşmuşlar; bunun üzerine ertesi yıl, 80 kişilik ikinci bir grup, başlarında Ebu Talib’in oğlu Cafer-i Tayyar olmak üzere Habeşistan’a hicret etmiştir.
Hz. Peygamber (S.A.S.), Mekkeli müşriklerin bütün engellemelerine, zulüm ve işkencelerine rağmen, dayanmaya ve İslamiyet’i tebliğ etmeye devam etmiş; bu arada, Hac için çevre kabilelerden ve yerleşim bölgelerinden gelen insanlara da İslam’ı anlatmaya başlamıştır. Ayrıca, çevre bölgelere açılmak amacıyla, Miladi 620 yılında Taif’e giderek, Taiflileri İslam’a davet etmiş, ancak Taifliler kendilerine gelen bir misafire karşı, insanlık dışı davranışlarda bulunmuş, Hz. Peygamber’e (S.A.S.) Taif’teki halkı toplayarak, Hz. Peygamberi (S.A.S.) taşlatmışlardır.
Bütün bu üzücü olaylar sonunda, Hz. Peygamber (S.A.S.) Mekke’den Medine’ye hicret etmeye karar vermiş ve 622 yılında, tehlikeli bir yolculuktan sonra, Hz. Ebubekir ile birlikte, Medineli kadınların ve çocukların,
“Dolunay, Veda Dağının sırtlarından çıkıp, bize doğdu,
Allah’a yalvaran bulundukça, bize şükretmek borçtur.
Ey bize gönderilen Peygamber, Sen itaat olunan Emir ile geldin.”
Şarkıları ve nağmeleri arasında Medine’ye girmiştir. Hz. Peygamber (S.A.S.), 10 yıl süren Medine döneminde, İslam tebliğini tamamlamış ve onu insanların gönüllerine, bir daha silinmeyecek bir şekilde yerleştirmiştir.
Hz. Muhammed (S.A.S.) 63 yaşında ve 632 yılında, Medine’de vefat etmiş, ve Rahmet-i Rahman’a kavuştuğu odasında toprağa verilmiştir.[Linkleri sadece adminler görebilir.]
Hz. Peygamber (S.A.S.), geride Allah’ın kıyamete kadar muhafaza etmeye söz verdiği İlahi bir Kitap bırakmıştır.
Ölümünden sonra henüz bir asır geçmeden, onun getirdiği İlahi Mesajın etkisiyle, dünyanın en büyük ve en kuvvetle orduları ve devletleri kurulmuş, en muhteşem medeniyet sayfaları açılmıştır.
[Linkleri sadece adminler görebilir.]Buraya kadar verilen bilgiler, Ali Hikmet Berki – Osman Keskioğlu’nun, ‘Hatem-ül Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı’, Ankara 1981, VIII. Baskı, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 5-191. sayfalarından özetlenmiştir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://kudifm.eniyiforum.org
 
HZ. AHMED-İ MAHMUD
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: HZ MUHAMMED SAV :: HZ MUHAMMED SAV-
Buraya geçin: